21. Yüzyıl’da Türk Milliyetçiliği
Türk
milletinin ve milliyetçi düşüncenin bu gün içinde bulunduğu ortam, dikkatli bir durum tespiti ve değerlendirme
yapılmasını mecburiyet olarak önümüze koyuyor. Bu değerlendirme, genel olarak milliyetçilik ideolojisinin
ve özelde de Türk milliyetçilik anlayışının tarihten bu güne gelişimi, günümüzdeki algılanışı,
gelecekteki işlevi ve millet ve milliyetçilik kavramlarını dışlayan beynelminel ideolojiler karşısındaki
durumunu açıklıkla ortaya koymalıdır.
Bu değerlendirmenin
aciliyeti, ülkemizde millet ve milliyetçilik kavramlarına karşı yapılan saldırıların, ülke
içinde ve dışında zirve noktasına ulaşmış bulunmasından kaynaklanmaktadır. Toplumsal
olarak milliyetçilik ideolojisinin anlaşılamaması ve milli devlet oluşumuna ilişkin eksiklikler yanında,
“Türk değil, Türkiyeli” ifadesiyle adeta zincirden boşanırcasına tetiklenen gayri milli söylem
ve tavırlar, maalesef kısmen de olsa resmiyet kazanmış bulunmaktadır. Bütün bunlar yanında,
basın ve fikir hayatının temsilcilerinin de aynı davranış şeklini hızla benimsediği
ve aslında milliyetçilik ideolojisinin içini boşaltmaktan başka işe yaramayan, “herkes vatanını
sever, herkes milliyetçidir, bu fikir kimsenin tekelinde değildir” şeklindeki söylemin, yerini, milliyetçilik
karşıtı ve aşağılayıcı bir üsluba terkettiği görülmektedir.
Bir gazete köşe yazısında,
liberal düşünceye mensup olduğunu ifade eden bir öğretim üyesinin “Milliyetçilik Hezeyanı”
başlığı altında kullandığı ifadeler durumu çarpıcı şekilde özetlemektedir(1); “Milliyetçiliğin barışcı ve medeni bir toplum hayatının gerekleriyle
uyuşmasının neredeyse imkansız olduğunu teorik kanıtlarla açıklamak hiç de zor değildir.
Ama bizim bunu anlamamız için teorik tahlillere pek ihtiyacımız yok gibi. Çünkü, Türkiye’de özellikle
son zamanlarda olup bitenler bunun böyle olduğunu adeta bağıra bağıra söylüyor. Bu durum milliyetçiliğin
tehlikelerini, lafı eğip bükmeden ve dolambaçlı anlatımlara başvurmadan, dosdoğru bir şekilde
dile getirmeyi kaçınılmaz bir ahlaki görev haline getirmiştir.” Yazara göre, “ulusal meselelerde
milliyetçiliğe yapılan atıflar tam bir hezeyan halini almış; kullanılan ifadelerde ölçü kaçmış
ama zaten milliyetçiliğin ölçüsü yoktur; milliyetçi safsatanın esiri olmak için, ilk bakışta zannedilebilenin
aksine, cahil olmak gerekmeyip okumuş yazmış olanlar da buna kapılabilir; medeni dünyada devleti anayasasında
milliyetçi olarak tanımlayan tek ülke Türkiyedir; Milliyetçilik öyle bir illet ki bulaştığı her ideolojiyi
yozlaştırıyor; bugün islamcıların da çoğunluğunun savundukları fikriyatın özünde
saf milliyetçilerinki kadar milliyetçi olması islamın evrenselci mesajı adına ne hazin bir tecellidir”
Bütün bu ifadelerle ilgili
olarak herşeyden önce, yazının sahibinin dediği gibi, lafı eğip bükmeden söylenmesi gereken
şey, bu kadar seviyesiz ve bilimsel gerçeklikten yoksun yazıyı yazmak için cahil olmak gerekmediğidir.
Ama ülkemizdeki gelişmeleri ve dünyayı izlediğimizde bunun basit bir gafletin çok ötesinde açık bir meydan
okumaya dönüşmüş bulunan hainlik olduğu açık şekilde görülecektir.
Aynı zaman dilimine
denk düşen birbaşka yazıda diğer bir gazeteci ise(2); “Kıbrıs’la
ilgili haber ve yorumlar, halkın ilgisini pek çekmiyor. Nedeni basit. Kıbrıs, Türk ve Rum milliyetçiliğinin
kesiştiği, birbiriyle mücadele ettiği yer. Milliyetçilik ise, çağın hızla gerisine düşen
bir dogma!” diye yazabilmektedir.
Bütün bu ifadeler, Türk
milli ruhunun, milliyetçiliğin ve tabiki Türklüğün içinde bulunduğu dönüm noktası ile ilgilidir. Bütün
bu olguların gerileyebileceği en son noktada bulunması, Türklük düşmanı tavır ve söylemlere
cüret edilmesi sonucunu doğurmuştur.
Gerçektende, yaşadığımız
zaman dilimi, türk tarihi bakımından tam bir dönüm noktasıdır. Bu, abartılı bir değerlendirmenin
sonucu değil, gerçeğin kendisidir. Şüphesiz ki, milletlerin çöküş ve yükseliş dönemleri dikkatle
tahlil edildiğinde, millet olgusunun tarihin değişik dönemlerinde ve değişik coğrafyalarda ne
şekilde yok olduğu veya yeni bir döneme girdiği izlendiğinde durum çok açık görülecektir.
Durmuş Hocaoğlu’nun
eserlerinde ve gazete makalelerinde yaptığı tespitler, içinde yaşanıldığında farkedilmesi
zor görülen husuları, tarihi gerçekliklerle ortaya koymaktadır. Buna göre;(3) “Milletler
yükseldiği yerden düştüğü gibi, düştüğü yerden kalkarlar ve çok zamanlar da iyice dibe vurmadan büyük
bir sıçrama yapamazlar. İşte şimdi biz bu noktada bulunmaktayız veya ona limit yakınlıktayız:
Dünya Türklüğü ve onun merkezi olan Türkiye tarihin makas değiştirdiği son derece kritik bir noktada,
ya ikinci Endülüs ya da ikinci Ergenekon olacağı, daha fazla çekilmeyi kaldıramayacağı minumum noktasında
bulunmaktadır. Dibe kadar inmek, tekrar yükselmek için bazı hallerde bir fırsat ve bir şanstır ve
aynı zamanda yeni hacet kapılarının anahtarıdır da. Çok fazla sıkış(tırıl)mış
olan bir yay, aynı zamanda çok fazla potansiyel enerji birikimine kavuşmuştur; eğer bu potansiyel enerji
bir kinetik enerjiye dönüştürülecek olursa bu bir patlama, bir indifa demektir. İşte, aynı durumdaki her
millet gibi Türk Milli Ruhu’nun fevkalade sıkışmış ve gerilmiş bu hali de böyle bir yay’a...
benzemektedir” Çekilmiş, en son noktada bulunan milli ruh, bükülmüş bir dalın geriye tepmesi gibi doğrulabilecekken,
bu nokta aynı zamanda, enerjinin açığa çıkartılamaması durumunda, bükülen kamışın
kırıldığı gibi, “iflah kesen ve her şeyi bitiren noktaya da dönüşebilir. Selçuklu’nun
dibe vurduğu ve Osmanlı’nın yükselmeye başladığı nokta ile, Antik Mısır’un
Octavius’un fethi ile Roma’nın eline düşerek dibe vurduğu ve izmihlale uğrayarak ilelebet
tarihe gömüldüğü nokta aynıdır”
Dünya Türklüğünün,
tarihi, sosyal, ekonomik, coğrafik anlamda, öncüsü konumunda olan Türkiye bakımından gelinen kritik nokta,
aslında bir bütün olarak Türk Milleti açısından bu şekildedir. Bir millet ve onun siyasi organizasyonundan
ibaret olan Devlet, kendi hayati çıkarlarına ve hatta bizatihi kendini var eden temel esaslara ilişkin olarak
kendi dışındaki güçlerin belirlediği hususlara karşı sadece tedbir alma ve reaksiyon gösterme
durumunda kalmışsa, bu büyük bir gerilemenin göstergesidir. Son birkaç asırdır Türkiye’nin durumu
aslında bu tespiti yansıtır; kendi dışınızda bu şekilde belirlenen politikalara bir
tepki dahi gösterilmeyip aynen kabulü hali ise, yukarıda belirlenen ve bir milletin tamam veya devam diyeceği, o
kritik dip noktasıdır. AB üyelik süreci görüntüsü altında, “ev ödevi” başlığıyla
elimize tutuşturulan ve milli devletin esaslarına açıkca saldırı niteliği taşıyan
hususlardan, doğrudan güvenliğimizi de ilgilendiren başta Irak ve Ermenistan olmak üzere komşularla ilişkilere,
Kıbrıs da yaşanan tartışmalara kadar, herşey gözümüzün önünde cereyan etmekte ve bütün bunlar
enflasyon, borsa gibi birtakım ekonomik göstergelerle değerlendirmeye tabi tutularak, tam bir karartma uygulanmaktadır.
Bütün bu tehditlerden
ve çöküşten yükselişe geçmek elbette ki mümkündür, bu ancak milliyetçilik ideolojisinin yükselişi ile olacaktır.
“Türkler de her millet gibi, tarihi kader’in kendilerini sürüklediği bu kritik noktayı, ancak ve yalnız
milliyetçilik ve fakat...bu güne kadar ki milliyetçilikleri aşan, onların hiçbirisinin yapamadığını
yapacak olan bir yeni milliyetçilik ile izmihlal noktasından dönüm noktasına, ikinci Endülüs’ten ikinci Ergenekon’a
dönüştürebileceklerdir....Neden milliyetçilik ve neden yeni milliyetçilik? Milliyetçilik! Çünkü, henüz bir isim almadığı
kadim zamanlardaki primordiyal şekilleri ile dahi, her zaman örgütlü bir politik toplumun en büyük güç kaynağı
o olmuştur ve bu gün dahi öyledir: Hiç bir vakit ölmemiş bulunan milliyetçilik, bütün Dünya’da yeniden yükselmektedir;
çağımız yeni bir milliyetçilik çağıdır”(4)
Milliyetçilik üzerine
yazılan tüm eserlerde, bu ideolojiye taraftar olan olmayan tüm yazarların üzerinde ittifak ettiği husus, milliyetçiliğin
dünya insanlık ve siyaset tarihinin en etkin kavramlarından biri olduğudur. Milliyetçilikle ilgili iki temel
yaklaşımdan, teoriden bahsetmek mümkündür; bunlar, milliyetçilik ideolojisinin modernitenin bir ürünü olması
ve insanlığın son yüzyıllarda ortaya koyduğu toplumsal ilişkiler ve devlet anlayışının
bir parçası olması ile kadim zamanlardan beri kendiliğinden var olan ve isimlendirilmemiş şekilde
yaşamış bir kavram olmasıdır. Milliyetçilik, millet kavramı üzerine oturan bir ideoloji olması
sebebiyle, milletlerin varoluşu ile eş zamanlı olarak vardır ve mesela marksizm veya liberalizm gibi sonradan
oluşturulmuş bir düşünce şekli değildir. Ama, bu günkü anlamıyla siyasi ve bürokratik milli
devletin, sosyal kurumların şekillenişi ve açık olarak milliyetçiliğin isimlendirilmesi son birkaç
yüzyıllık hadisedir.
Bu aşamada millet
kavramını açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Bilindiği üzere sayısız millet
tarifi yapılmış, millet adı verilen sosyolojik kavramın unsurları, tarihin değişik
dönemleri de dikkate alınarak sıralanmaya çalışılmıştır. Bu yapılırken,
birbirine benzeyen ve bir arada bulunan insan topluluğu (millet), dil, ırk, coğrafya (vatan), kültür, din,
siyasi organizasyon (devlet) gibi olgularla tanımlanmaya çalışılmıştır. Burada konuya ilişkin
ayrıntılı teorik tartışmalara girmeksizin şu söylenebilir; dikkat edilmesi gereken, tarihsel
süreç içinde millet kavramının değişik şekillerde var olmuş ve değişik şekillerde
algılanmış olduğudur. Birbirine benzeyen ve bir arada bulunan insan topluluğu, bu benzeşmeyi
sağlayan unsurlar bakımından farklı olabilmiştir. Ayrıca, milleti oluşturduğu ifade
edilen unsurlar, tek başına değil birden fazla unsurun bir araya gelmesi ile bu benzeşmeyi sağlamıştır.
Mesela coğrafya, üzerinde yaşayan insan topluluğunu, tek başına, benzeştirme ve milleti oluşturma
işlevine sahip değildir. Ayrıca farklı coğrafyalarda aynı millet yaşayabilir. Benzer şekilde,
aynı dini inanışa sahip olmak bakımından benzeşen insan toplulukları, farklı dilleri,
dini pratikler dışında (ki burada dahi ayrışmaktadır) kültürel farklılıkları
ile milleti oluşturamaz. O halde, her milletin, kendini oluşturan unsurlar bakımından farklı bir
gelişim göstermesi mümkündür. Ancak sonuç da, soy, dil, temel kültürel yaklaşım, mensubiyet şuuru esas
ve vazgeçilmez olmak üzere, iradi olarak seçilmesi mümkün olan benzeşme gruplarını da kısmen (ikincil)
esas alan sosyolojik ve insanlığın ilk gününden itibaren farklı şekillerde de olsa hep var olmuş
bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır.
Millet ve buna bağlı
siyasal talepleri ifade eden milliyetçiliğin, yeni, modernitenin ürünü ve sonradan oluşturulmuş kavramlar olduğu
tezi, somut sayısız tarihi vaka ile kolaylıkla çürütülebilir. Başta Orhun abideleri olmak üzere Türk yazıtlarındaki
ifadeler, Platon’un yunan kavimleri ve diğerleri şeklindeki ayırımı, salt bir millete ait olan
dinsel inanış ve ilah tanımlamaları gibi sayısız hadise bu konuyla ilgili olarak sıralanabilir.
Bunula birlikte iki asırı
aşan süreçte, millet ve milliyetçilik kavramlarının insanlık tarihinin hiç bir döneminde görülmemiş
şekilde yükselişi ve belirleyici oluşu, bugün içinde bulunduğumuz durumu anlayabilmek bakımından
dikkatle değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bu süreç, milliyetçiliğin birinci derecede etkin olduğu,
milli devletlerin tartışmasız kabul gördüğü, siyasal ayrışmaların tarihin hiç bir döneminde
görülmediği şekilde millet esasına göre teşekkül ettiği bir zamanı işaret eder. Bizim açımızdan
bugün için hayati önemi olan ve anlaşılması gereken ise, liberal düşünce üzerine bina edilen ve ekonomiden
sosyal ilişkilere kadar her alanda küreselleşme olarak ortaya konan düşünce akımının belirleyici
aktörlerinin, milletleşme, milliyetçilik, milli devlet oluşumlarını hiçbir tartışmaya yer vermeksizin
tamamlamış olmaları ve bu akımın, marksizm-rus milliyetçiliği örneğinde olduğu gibi,
aslında göründüğünün aksine dışımızdaki milletlerin ve milliyetçilerin amaçlarına hizmet
ettiğidir. Bu hususun anlaşılması Türk Milliyetçiliği bakımından hayati önemi haizdir.
Bu noktadaki bir yanlış algılama, değerlendirme hatası, Endülüs – Ergenekon benzetmesiyle ortaya
konan çarpıcı kavşakta, bizi yanlış yöne götürecektir.
Son iki asırda Dünya’da
ve ülkemizde neler olmuştur? Olan, milletlerin, milliyetçilik ideolojisi önderliğinde milli devletleri oluşturmaları
ve Dünya siyasetinde mutlak belirleyici olmalarıdır. Bu süreç, tam bir toparlanma ve insanlığın var
oluşundan beri sahnede olan milletlerin, başkaca hiçbirşey de olmayan gücü ve enerjisi ile sahneye çıkmasıdır.
Almanya ve İtalya’da görülen birleşme hareketi, Fransız dilinin gücü ile Fransa’da teşekkül
eden birlik, Anglo Sakson dünyadaki gelişmeler ve bu kökenden gelen insanların ana eksenini oluşturduğu
ABD’deki tek dil ve kültür etrafında oluşan birlik, bu büyük yapıların dışında Doğu
Avrupa ve Balkanlardaki milliyetçilik hareketleri ve siyasi yapılanmalar, milliyetçiliğin, milli heyecanın
itici gücüyle oluşan ekonomik ilişkilerinde büyük değişim, sanayi devrimi, millet olgusunu temel almayan
ve farklı meşruiyet temellerine dayanan monarşik ve feodal yapının yıkılışı,
milli devlet - din ilişkisinin belirginleşmesi, Devlet – toplum ilişkilerinde, “millet” kavramı
dışındaki tüm unsurların belirleyicilik vasfını kaybetmesi, belki de en önemlisi bütün bu gelişmelerin
Devlet etme anlayışı içinde artık bırakın tartışmayı, akla bile gelmeyecek kadar
yerleşmesidir.
Bütün bu birleşme
ve siyasi anlamdaki milletleşme sürecinde, zaten var olan millet kavramı, “mensubiyet şuuru” şeklinde
ifade edilebilecek “iradi” unsurun da eklenmesiyle, farklılıkları ortadan kaldıran, genişleyici
bir etki ile ortaya çıkmıştır. Homojen bir yapıda bulunan milletler bakımından sorun bulunmamakla
birlikte, kısmen farklılıklar taşıyan topluluklarda, ortak olanlar öne çıkartılmak suretiyle
süreç tamamlanmıştır. Bu gelişmeler bazen doğrudan millet’ten bazen de Devlet’in bizatihi
kendinden kaynaklanmıştır. Bu gün için ise, devlet mi milleti oluşturmuş, millet mi devleti oluşturmuştur?
Şeklindeki tartışma bilimsel değerini ve güncelliğini kaybetmiştir. Sonuç, millet kavramı
dışındaki benzeşme unsurlarının belirleyici (temel) olmadığı toplumsal yapı
ve bunun üzerinde teşekkül etmiş milli devlettir.
Geçen yüzyıllarda
gerçekleşen süreç, ekonomik gelişmelerden bağımsız olarak ele alınamaz. Türk Milliyetçiliği
bakımından esaslı problemlerden biri de budur. Milliyetçilik ve sanayi devrimi Türklük alemi dışında,
eş zamanlı olarak gelişimini sürdürmüş ve bu toplumlar bakımından büyük bir güç ortaya çıkmıştır.
Ekonomik ilişkilerdeki değişim, tarımsal temele dayalı olmaktan, endüstriyel temelli bir kent ilişkisine
doğru gelişmiştir. Bu durum, toplumda ekonomik temelli farklı benzeşme grupları oluşturmuş,
buradan hareketle de millet kavramını ve milliyetçiliği dışlayıcı fikir sistemlerine zemin
hazırlamıştır. Marksizm ve Liberalizm böyle bir iddia ile çıkmakla birlikte, millet ve milliyetçiliğin
ölmeyeceği ve temel belirleyici olduğu gerçeğini teyid etmek gibi bir işlev görmüştür.
Marksist teoride, ekonomik
ilişkilerin değişimini sağlayan sanayi devriminin oluşturduğu kent burjuvasının, aynı
zamanda millet ve milliyetçilik kavramlarının öncüsü olduğu, feodal ilişkiye son vermek ve proletarya
sınıfının oluşumuna zemin hazırlamak yönüyle işlevini tamamladığı ve bu
noktadan sonra toplum – devlet ilişkisinde ezilen proleter sınıfın belirleyici olacağı
ileri sürülür. Başta millet ve milliyetçilik kavramları olmak üzere hiçbirşey bu ekonomik temelli sınıfın
belirleyiciliğinin önüne geçemez ve bu kavramlar yok olacaktır.
Ancak, marksist ideoloji
temelli ilk devletin rus coğrafyasında kurulması ile birlikte, hayatın ve insanlığın gerçeği,
masa başında oluşturulan manifestoların, teorilerin ve yanılmaz matematiksel formüller şeklinde
ortaya konulan iddiaların önüne geçmiştir. Bu ideoloji, yirminci yüzyıl boyunca rus milliyetçiliğine hizmet
edecek, rusyanın etki sahasını geliştirecek, bir araç olarak kullanılmakla kalmıştır.
Ekonomik temelli olarak toplumda oluşan farklılık esasına dayalı bu ideoloji, önemli etkiler göstermiş
olmakla beraber, millet ve milliyetçilik kavramlarını yok edememiş, hem hakim unsur olan ruslar arasında,
hem de etki sahası içindeki milletlerde, yarattığı birçok tahribata rağmen, bu duyguların canlı
kalması sonuç olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca, rus dilinin, kültürünün yayılması,
ekonomik ve sosyal etki alanının genişlemesi yönüyle, yukarıda da ifade edildiği üzere bir yönüyle
de rus milliyetçiliğine hizmet etmiştir. Stalin’in İkinci Dünya savaşı sırasında
işgalci Alman ordusu karşısında Kızılordu’nun büyük kayıplar vererek direnişine
ilişkin, “onların komünizm için mi ölüme gittiğini düşünüyorsunuz? Onlar, kutsal Rusya için savaşıyorlar”
sözü, milliyetçiliğin gücünü teslim etmekten başka birşey değildir.
Milliyetçilik karşıtı
söylemi ile ortaya çıkan ve temel olarak ekonomik ilişkilere dayanan bir diğer fikir sistemi Liberalizmdir.
Devletin ekonomik ilişkilere müdahale etmemesi şeklinde formüle edilen ve devamında ekonomik ilişkileri
de aşan şekilde, her türlü sosyal, kültürel ilişkiye müdahale edilmemesi, bireyin özel alanının kamu
karşısında tam bağımsız ve dokunulmaz olması iddiasını ortaya koymaktadır.
Sanayi devrimi boyunca 19. asırda Devletin ekonomik ilişkilere müdahale etmemesi ve aslında güçlü olan bakımından
bir anlam ifade eden “tam ekonomik hürriyet” şeklindeki yaklaşım, gayri insani sonuçlarıyla,
özellikle İngiltere’de çocukların, kadınların madenlerde çalıştırılması
da dahil olmak üzere, açlık sınırında insanların mevcut olduğu, tam anlamıyla bir sömürü
düzeni doğurmuştur. Aynı zamanda milli devlet özelliklerini kazanmış olan bu devletlerde, millet
kavramı dışında, ekonomik temelli sınıfsal farklılaşmaları önlemek bakımından
gerekli tedbirler alınmış ve zayıfı koruma amaçlı çalışma hayatına ilişkin
mevzuatın kabulü, sosyal güvenlik kurumlarının tesisi gibi tedbirlerle “sosyal devlet” anlayışı
kabul edilmiştir. Bu anlayış, marksizm tehditinin ağırlığını azaltmak yanında,
sınırsız liberal düşünce uygulamalarının tahribatını da engellemiştir. 20. yüzyıl,
sosyal devlet anlayışının egemen olduğu milli devletin, etkinliğini güçlenerek sürdürdüğü
bir dönemdir.
Esas itibariyle sermayenin
belirleyici olduğu liberal düşünce akımı, milli devlet sürecini tam olarak gerçekleştirmiş olan
gelişmiş batı ülkeleri bakımından içte yıkıcı bir etki yapmazken, bu ülkeler bakımından
dışa dönük yönüyle, marksizm-rusya örneğindeki gibi, milliyetçi bir tavırla savunulmaktadır. Yüzyılımızda
yoğun şekilde etki alanına girdiğimiz ve tartıştığımız “yeni dünya
düzeni” “küreselleşme” gibi olgular bu yönüyle analiz edilmelidir. Sanayi devrimini gerçekleştirmiş,
sömürge politikaları ile ülkelerine kaynak tranferlerini gerçekleştirmiş, milli devlet uygulamalarını
kökleştirmiş ülkeler, günümüzde bir refah toplumu haline gelmişlerdir. Sınırsız liberal anlayışların,
ekonomik olarak zayıf durumda olanlar bakımından yarattığı yıkıcı etki, gelişmiş
ülkeler bakımından anlamını yitirmekle beraber, zayıf ülkeler bakımından hala geçerlidir.
Bu ilk olarak, gelişmiş ülkelerin zayıf ülkeler üzerinde yarattığı siyasi ve ekonomik hakimiyet
şeklindeki etki, ikinci olarak da, milli devlet gelişimini tamamlayamamış olan zayıf ülkelerin kendi
içinde millet dışında ekonomik temelli farklılaşmaların belirleyici olması gibi yıkıcı
bir etki, şeklindedir.
Gelişmiş ülkelerin
kontrolünde olan Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşların yürüttüğü ekonomi politikaları, ticaret önündeki
her türlü engelin kaldırılması, serbest piyasa ekonomisi, gelişmiş ülkelerin refahını sürdürmesi
bakımından kullanılan ve kendileri bakımından milliyetçi bir politika olarak ortaya çıkan uygulamalardır.
Bu politikaların etkin olabilmesi, ekonomik genişlemenin sağlanabilmesi, belirli tüketim alışkanlıklarının
oluşturulması bakımından kültürel bir genişlemeyi de gerektirmektedir. Küreselleşme bu boyutu
ile de milli kültürleri yok edici bir etki yapmaktadır. Sonuçda, ekonomik refah toplumu durumunda olan, sosyal devlet
uygulamaları ile liberal ideolojiyi kendisi bakımından tehlike olmaktan çıkaran devletler, bu ideolojiyi
kendileri dışında milliyetçi politikalarının bir aracı haline getirmiş, marksizmin başaramadığının
aksine bunu bütün dünya’da değişmez, mutlak doğru ve hatta tarihin sonu şeklinde ortaya koyan propaganda
da önemli mesafe katetmiştir.
Liberalizmi, ekonomik
gelişimi, siyasi ve kültürel yayılması için, milliyetçi politika aracı olarak kullanan ve küreselleşme
olgusunun belirleyicisi olan ülkeler, genişleyecekleri etki alanlarında milliyetçiliği bir engel olarak görmektedirler.
Yani, milletleri ve devletleri bakımından mutlak milliyetçi iken ve her türlü milli çıkarını birinci
derecede dikkate alırken, bu politikalar karşısında direnç gösterecek olan milliyetçilik fikrini silmek
ve kendileri için sadece, bir tüketim toplumu olarak mallarını tüketecek, hizmet edecek, kişiliksiz, yürüttükleri
politikaları sorgulamayacak devlet ve topluluklar oluşturma gayreti içindedirler. Karşılarında direnç
gösterecek ve hatta alternatifler üretebilecek topluluklarda milliyetçi refleks yok edilmeye çalışılırken,
bu amaç doğrultusunda milletleşme sürecini kesintiye uğratmak için, toplumdaki farklılıklar kültürel
haklar maskesi altında kışkırtılmakta, etnik milliyetçilikler ateşlenmektedir. Etnik farklılaşmanın
bulunmadığı yerlerde bu kez din, mezhep hatta coğrafya farklılıkları öne çıkartılmak
suretiyle milletler zayıf düşürülmektedir.
Bölmek, parçalamak şeklindeki
araç, amaca hizmet edecek şekilde, görünürde değişebilmektedir. Eğer farklı şekilde bir direnç
noktası oluşmuşsa, bu kez de bütünleştirmek suretiyle yok ediş devreye girmektedir. Kıbrıs
örneğinde olduğu gibi, bütünleştirerek bir toplum yok edilmeye çalışılmaktadır. Ancak görünüşteki
bu farklılık, esasta, Türkiye’nin etki sahasını daraltmak yönüyle yine de bir bölme ve yok etme
uygulamasıdır. Böylece, tam da gelişmiş ülkelerin istediği gibi, sadece milli gelire ve ekonomik
göstergelere dayanan bir yapılanma gerçekleşecektir. Ülkemizdeki tartışmaların, adanın kuzey
ve güneyi arasındaki gelir farklılaşması çerçevesinde yürütülmesi de bu politikaların uzantısıdır.
Milli kimliği olmayan, tüketim toplumu şeklindeki yapılanma böylece gerçekleşmiş ve bir risk noktası
daha yok edilmiş olacaktır.
Temelde son derece basit
olan bu amaç, maalesef açıklıkla görülememekte, sunulan tuzaklara düşülmektedir. Güçlü durumda bulunan ülkeler
tarafından belirlenen gündem, hedef durumundaki toplumlarda da gündemi oluşturmaktadır. Çoğu kez, milliyetçiler
dahi, sadece ekonomik konuları tartışmakta, küreselleşmeye ne şekilde entegre olunacağı
konuşulmakta, değişen şartlar ve politikalar, amaçları bakımından analiz edilmeyerek, bunlara
nasıl uyum sağlanacağı yönüyle gündemi meşgul etmektedir.
Bütün bu tarihi süreç
ve bu gün gelinen durum, Türk Milliyetçiliği açısından ele alındığında birçok problemin
varlığı görülecektir. Türkiye’de, gelişmiş batı toplumlarının, milli devletlerin,
milliyetçilerin yaşadığı süreç, gecikmeli ve birçok unsurun aynı anda ele alınması mecburiyetiyle
önümüzdedir.
Son asırlarda, sömürgeciliğin
katkıları ve milliyetçi heyecan ile sağlanan ekonomik gelişim, milletleşme sürecinin eksiksiz olarak
gerçekleşmesi, sosyal ve siyasi ilişkilerde millet dışındaki unsurların belirleyiciliğini
yitirişi, milli devletlerin doğuşu olgusu, Türklük aleminin öncüsü konumundaki Anadolu merkezli coğrafyada,
bir İmparatorluk şeklinde karşılanmıştır. Esas unsuru Türkler olan Osmanlı Devleti,
ekonomik sıkıntıları, birçok etnik ve dini farklılıkları olan vatandaş yapısı
ile milliyetçilik akımlarının karşısına, devleti muhafaza etmek amacıyla Dünyadaki genel
gidişten farklı politikalar ile çıkmıştır. Osmanlı, batıdaki büyük devletlerin aksine
sömürgeci bir devlet değildi; bu sebeple de ekonomik olarak sıkıntı içindeydi ve sanayi devrimi olarak
görülen sürecinde dışında kalmıştı. Nüfus yapısı itibariyle de, karışık
bir durumda bulunduğundan, batıdaki tarzıyla milletleşme ve milliyetçilik akımlarının esas
unsur olan Türkler arasında uygun bir zemin bulması mümkün olamamıştır. Milliyetçilik fikri İmparatorluğun
türkler dışında kalan unsurları bakımından uygun bir zemin bulmuş, Osmanlı bürokrasisi
ve fikir hayatı, devleti korumak ve devamlılığını sağlamak bakımından karşı
fikir geliştirme sürecine girmiştir. Aslında, batıda milli devlet fikri, önlenemez bir şekilde gelişirken
ve toplumsal yapı ve kurumlar bu düşünce çerçevesinde oluşurken, batıdaki feodal ve monarşik yapıdan
çok daha gelişmiş ve orjinal olarak nitelendirilecek bir idare sistemine ve kurumlara sahip bulunan Osmanlı
Devleti, benzerlerine göre daha uzun ömürlü olmuştur.
Milliyetçilik düşüncesini
yoğun olarak yaşayan, ekonomik olarak daha güçlü olan ülkelerin saldırısı ve içerdeki gayri türk
unsurlarda görülen milliyetçilik akımları, geçen yüzyılın başında Türklük için büyük bir tehlike
yaratmıştır. Bu tehlike, milliyetçi bir uyanış ve büyük bir milli mücadele ile yenilgiye uğratılmıştır.
Aslında ikinci Ergenekon, Türk Tarihi bakımından kelimenin tam anlamıyla kurtuluş savaşında
gerçekleşmiştir. Tarihin başlangıcından beri günümüze kadar kesintisiz olarak Türklerin bir devlet
organizasyonuna sahip olduğu görülür. Türklerin en eski devirlerde Çin istilasına, nispeten daha yakın dönemde
Moğol istilasına ve yüzyılın başında batılı devletlerin işgal ve saldırısına
maruz kaldığı dönemler, Türklüğün var veya yok olmaya sürüklendiği, dönüm noktalarıdır.
Türk milleti, tüm bu dönüm noktalarını milli bir direnişle aşmış ve var olmuştur. Göreceli
fizik üstünlüğe sahip ancak idari-bürokratik tecrübe ve kültürel derinlik bakımından daha geri olan Moğol
istilası, tahrip edici sonuçlarına rağmen yok edici bir etki yaratamamıştır. Geçen yüzyılın
başlarındaki istila hareketi ise, modern yapıları, ekonomik gelişmişliği ve milliyetçi
düşünce yapısı ile çok daha ağır bir risk taşımakla beraber burada da Türk Milli direnişi
başarılı olmuş ve gecikmeli de olsa Türklüğü her türlü dış tehdite karşı koruyacak
ve yüceltecek, Türk Milliyetçilik fikri ve Milli devlet uygulamalarına geçiş sağlanmıştır.
19.yüzyıl boyunca,
özellikle yüzyılın ikinci yarısında Türk fikir hayatına bakıldığında, yukarıda
da belirtildiği üzere, devleti kurtarmak, devamlılığını sağlamak düşüncesinin belirleyici
olduğu görülür. Birden fazla etnik ve dini unsurun devlet içinde bulunduğu dönemlerin hakim fikri Osmanlıcılık
olmuştur. Hiçbir teorik zemini olmayan, sadece vatandaşlık esasına dayanan bu düşünce, devleti korumak
amaçlı pratik bir çözüm olarak görülmüştür. Farklı etnik ve dini inanışa sahip olan tüm vatandaşları
Osmanlı Devleti’nin vatandaşı sıfatı ile devletin sahibi olarak gören ve ayrılıkçı
hareketlere girişmemelerini sağlamaya çalışan bu fikir hareketi, gayri müslim unsurların devletten
kopuşu ile anlamını ve güncelliğini kaybetmiştir.Bu süreci takip eden dönemde hakim fikir İslamcılık
olarak ortaya çıkmıştır. Bu fikir de, Osmanlı Devleti içinde var olan Türk ve Türk olmayan diğer
müslüman unsurları, Halifelik sıfatını da taşıyan sultanın hükümranlığı
altında bir arada tutmaya çalışan, pratik bir çözüm olarak görülmüştür. Türkler dışındaki
müslüman unsurlarında kopuşu ile birlikte sadece Türklerden oluşan bir nüfus yapısı ile karşı
karşıya kalınmıştır. Kurtuluş savaşı da bu unsur ile yapılmış,
Türkçülük fikri savaş öncesinde, sırasında ve sonrasında belirleyici olmuştur.
Türkçülük fikri öncesindeki
fikirlerin pratik bir kurtuluş ve korunma reçetesi olmasının en önemli göstergesi birçok fikir adamının
her üç fikrin de savunucusu olarak ortaya çıkmasıdır. Mehmet Akif Ersoy’un İslamcı bir fikir
adamı olarak görülürken, İzmir’in işgaline “orada derhal Türk Ocağı açılmalıdır”
şeklindeki tepkisi çok çarpıcıdır. Bütün bu karışıklık döneminde Türkçülük adına
önalan birçok fikir adamı da 19.yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında görülmüştür.
Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Zeki Velidi Togan, Ziya Gökalp gibi birçok yazar Türkçülüğün, Türk Milliyetçiliğinin
milletin ve devletin kurtuluş ve yükselişinde kaçınılmaz olarak belirleyici olacağını ifade
etmişlerdir. Tarih de bu düşünceyi teyid etmiştir. Sözkonusu dönem, Türk Milleti bakımından tam bir
buhran dönemidir. Öyle ki, kimi ümitsizlik ve kimi de hiyanet sebebiyle, batı ülkelerindeki her türlü uygulamanın
kabulü, dini inanışların terki ve batılılar gibi inanma ve hatta doğrudan bir manda idaresi
altına girme şeklindeki fikirler dahi bu dönemde seslendirilebilmiştir.
Kurtuluş savaşı
sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Milliyetçiliğini temel alan milli bir devlettir. Türk Milliyetçiliğinin
bugün içinde bulunduğu zorlukları açıklayabilmek bakımından ifade edilmesi gereken husus, Türk Milliyetçiliğinin
modern anlamıyla, bir asırı aşkın gecikme ile Tarih sahnesinde yerini alması ve ekonomik problemlerini
çözemeden mücadeleye başlamak zorunda kalmış olmasıdır. Bu gün Türk Milleti ve milliyetçilik açısından
oluşan zorlukları bu gecikmede ve Devletin kuruluşundan sonra milliyetçi politika ve uygulamalarda yaşanan
kesintilerde aramak gerekir. Türk Milletinin yok olmadan varlığa yürüdüğü, tüm yönleriyle bir Ergenekon olan
Kurtuluş savaşı ve Milli Devletin kuruluşu maalesef aynı düşünce yapısıyla kesintisiz
olarak sürmemiştir. 21.yüzyılın başında ise, Türk Milliyetçileri çözülemeyen sorunları, üstelik
Devlet otoritesinin tüm imkanlarını kullanmaktan mahrum bir şekilde, çözmek, küreselleşme adı altındaki
karşı milliyetçi saldırıları durdurmak ve Türkiye ve Türklük merkezli yeni bir dirilişi gerçekleştirmek
durumuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu son derece zor, çetin, fakat imkansız olmayan
bir iştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş felsefesi, mutlak ve reddedilemez bir şekilde milliyetçilik ideolojisine dayanmaktadır ve milletleşme
sürecini modern anlamıyla gerçekleştirme düşüncesini temel alan milli devlet oluşumunu gerçekleştirme
amacından ibarettir. Sözkonusu dönem incelendiğinde, devlet ve toplum hayatında ısrarla türklük vurgusunun
yapıldığı, söylem ve sembollerle milleti bir hedef etrafında birleştirme çabalarının
olduğu, milletin temel direkleri olan milli tarih, dil, mensubiyet şuurunun geliştirilmesine yönelik kurum
ve kuruluşlarının resmi olarak kurulduğu, millet dışında toplumun başkaca unsurların
etrafında oluşturdukları benzeşme gruplarının reddedildiği görülür. Bu politikalar, devlet
eliyle gerçekleştirilmiştir ve yüz yılı aşkın gecikme sebebiyle de adeta zamana karşı
yarışarak bir mucize gerçekleştirme iddiasıyla yapılmıştır.
Aynı dönem içerisinde
eş zamanlı olarak gerçekleştirilen ve bilimsel ve ekonomik olarak daha ileri konumda bulunan batı medeniyeti
ile rekabet etme bakımından bir araç olarak görülen toplum ve devlet hayatına ilişkin reformlar, milliyetçilik
ideolojisi bakımından tali özelliktedir. Aslolan, milli devletin kökleşmesi ve milliyetçiliktir, bunun ötesinde
yapılanlar pratik faydacılık açısından ele alınmalıdır. 1940’ lı yılların
başında ise milli devlet ve milliyetçilik ideolojisi bakımından bir gerileme ve yozlaşmanın
başladığı dönemdir. Batı tarzı günlük hayata ilişkin pratiklerin adeta temel amaç olarak
tespit edildiği, millet ve milliyetçilik vurgularının hafifletildiği, Cumhuriyet ideolojisinin osmanlı
döneminde ilk belirtileri görülen ve bir kompleksten kaynaklanan “batıcılık” şeklinde tanımlanacak,
taklit ve yozlaşma fikrini temsil ettiği gibi, büyük bir yanılgıya düşülen dönemdir. Bu gün Türk
Milliyetçileri dışında pek kimsenin bilmediği 1944 Türkçü direnişi, milliyetçilik hedefinin sulandırılması
ve milli devlet hedefinin saptırılmasına karşı bir duruştur.
1950’li yıllardan
itibaren geçilen çok partili dönem, milletleşme sürecinin mutlak olarak tamamlanmadığı, milli şuurun
kökleşmediği, modern devlet yapılarında mevcut olan milliyetçiliğin tartışmasız bir
devlet politikası olarak kabulünün gerçekleşmediği, bir dönemdir. Bu sebeplede, bugün de sıkıntıları
çekilen, oy kaygısı ile dini cemaatlerin, tarikat, mezhep, alt etnik grupların, hemşehriciliğin öne
çıkarıldığı, istismar edildiği ve millet ve milliyetçilik kavramlarının içinin boşaltıldığı
görülmüştür. Milliyetçilik, insanlık tarihinin gelişimi dikkate alınarak ciddiyetle bir devlet politikası
haline gelmemiş, millet olma şuuru toplumun tamamına yayılmamış, herkes vatanını,
ülkesini, bayrağını sever dolayısıyla herkes milliyetçidir söylemi ile milli devlet fikrinin altı
oyulmuş, milliyetçilik hafife alınmış ve her türlü alt kimlik ve cemaat bağlantısı canlı
tutulmuştur.
Bütün bu politikaların
sonucunda, 21. Yüzyıla girilirken, herkes milliyetçidir söylemi yerini başlangıçta ifade edilen milliyetçilik,
(aslında doğrudan asli unsur olan türklük), aleyhine düşmanca bir söyleme terketmiş; milli manevi her
türlü değer borsaya endeksli olarak aşağılanmış, yokolmaya doğru gitmiş; Türklük yerini
Türkiyeliliğe bırakmış, toplumdaki milli refleks adeta körleştirilmiş, karşı milliyetçi
saldırılar zirve noktasına ulaşmış; tarihin başından beri var olan Türk Milleti hayatiyetine
yönelen bu tehditi anlayamaz hale getirilmiştir. Öyle ki, Türk kelimesinin telaffuz edilmeyişinden rahatsızlık
duyulmamıştır; Millet kavramının temel direği olan Türk dili tarihin en ağır saldırısına
maruzken kürtçe dil kurslarının açılışı AB yolunda adım olarak daha da zenginleşeceğimiz
düşüncesiyle alkışlanmıştır; İstiklal marşının ithaf edildiği ve tarihin
ilk dönemlerinden beri Türklüğün en büyük müesseselerinden olan ordumuzun başına çuval geçirilmesi utancına
gösterilen cılız tepkiler borsada düşüşe yol açarken, “öyle herşey için nota verilmez bu müzik
notası mı” beyanatı ve olayın üstüne çekilen mantı ziyafeti piyasaları rahatlatırken,
oğuz soyunun kahraman evlatları milli geliri artırma yolunda bir badirenin daha atlatılması sebebiyle
rahatlamış olarak uyumuştur; Güneyde milli gelir kuzeyden çok olduğundan herkes güneye kaçar yaklaşımı
alkışlanıp hak verilmekte ve tarihte ilk olarak bir milletin ve devletin yokoluşu Kıbrıs’da
referanduma tabi tutulurken olay maç izler gibi izlenmiştir. Bir milletin yokoluşu enflasyon, borsa endeksi, dış
ticaret göstergeleri gölgesinde adım adım yaşanmaktadır. Bu, tam bir çöküştür ve artık gerileyecek
yer kalmamıştır; bir adım sonrası yok oluştur.
Bütün bu dönem içerisinde
Türk Milliyetçilik hareketi, oluşturulan birçok kurum ve kuruluş ile gerçekleştirilmesi son derece güç, çetin
bir işe girişmiştir. Bir taraftan milliyetçiliğin teorik esaslarının oluşturulması,
bir diğer taraftan türk milletine karşı yürütülen saldırıları durdurmak, bütün bunları
yaparken de, kamu gücünü kulanmaksızın millet şuurunu toplumda kökleştirmek, milliyetçi düşünce sistemini
insanlarına benimsetmek, milli devletin temellerini sağlamlaştırmak ve aynı zamanda bir siyasi aktör
olarak toplumun ekonomik, sosyal, günlük hayata ilişkin pratik ihtiyaçlarına çözümler üretmek şeklinde ortaya
çıkan durum gerçekten büyük ve karmaşık bir iştir.
Tarihin bizi getirdiği
bu dönemeçte, yeni bir hamleye, dirilişe yönelmek, teoriden pratiğe her alanda bilinen metodların ötesinde
yeni açılımlar yapılmak zorundadır. Aslında yapılacak olan yeni birşey keşfetmek değil,
tarihi tecrübeler ışığında bir kendine dönüş ve milliyetçiliğin özü ile çelişen görüş
ve pratiklerin kararlı bir şekilde reddidir.
Tarihi tecrübe ve günümüzdeki
problemler karşısında Türk Milliyetçiliği için şunları sıralamak mümkündür;
1) Türk Milliyetçiliği
fikir sistemi dağınıklıktan kurtarılmalı, tarihi gelişimin ışığında
sistematik bir şekilde temel esasları ortaya konulmalıdır. Türk Milliyetçiliği, Türk Milleti kavramı
dışında her türlü dini, kültürel, etnik aidiyetin Devlet ve toplum hayatında belirleyici olmasını
şiddetle reddetmelidir.
2) Türk Milliyetçilik
hareketinin teorik temeli “Türkçülüktür”; bu esastan hiçbir zeminde taviz verilmemelidir. Milleti oluşturan
temel benzeşme unsurlarına sahip olan ve kendini Türk hisseden herkes türktür. Kendini türk hissetmeyen, mensubiyet
şuuruna sahip olmayan kişi ve gruplar dikkate alınmak suretiyle “Türkçülük” fikri sulandırılmamalıdır.
Kendini Türk hissetmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Tarihteki Türk Devletlerinde olduğu gibi, bireysel
anlamda her türlü insan haklarına sahiptir. Can, mal, ırz ve inanç’ları devletin güvencesi altındadır.
Bununla birlikte, Türklük dışındaki bir aidiyet iddiasıyla, egemenliğe ve kamusal alana ilişkin
hiç bir talep meşru değildir ve kabul edilmemelidir.
3) Türk Milliyetçiliği
fikrine sahip kuruluşlar, milliyetçilik şuuruna sahip Türklerin ocaklarıdır, evleridir. Bu çatılar
altında, mezhep, tarikat bağlılıkları belirleyici olamaz. Türklerin dini, esas itibariyle, İslamiyet
olmakla birlikte, alevi, sünni, şii farklılaşması Türk Milliyetçiliği açısından belirleyici
değildir. Hristiyan gagavuzların, farklı inanç içinde bulunan Yakut Türklerinin hakları da Türk Milliyetçileri
tarafından savunulacaktır.
4) Türk Milliyetçilerinin
eğitimi pedagoji biliminin esaslarına göre, sistematik olarak yapılmalıdır. Öncelikli olan Türklük
bilincinin yerleştirilmesi, millet kavramı ve milli devletin esasları ve öneminin anlatılmasıdır.
Bu gerçekleştirilmeden verilecek dini eğitimin patolojik sonuçlarının olması kaçınılmazdır.
Tarihi yakalamaya ve aşmaya çalışan, Türk ve Türkiye merkezli medeniyet hamlesine hazırlanan ve Milletimize
karşı yürütülen yok etme hareketine karşı mücadele eden Türk Milliyetçilerinin, Arvasi mi Atsız mı?
Önce Türk mü? müslüman mı? Şeklindeki ilköğretim seviyesinin dahi altında olan tartışmalarla
gençliğinin zaman kaybetmesinin önüne geçmesi gerekir. Millet ve Milli Devlet inanışının tartışılmaz
olarak kabul gördüğü toplum yapısının, dini inanış ve pratiklerin de güvencesi olduğu anlaşılmalı,
anlatılmalıdır.
5) Türk Milliyetçiliği,
millet birlikteliğini bozucu tavır ve işlemlere karşı açık ve yüksek sesle ve her türlü aracı
kullanmak suretiyle karşı durmalıdır.
6) Türk Milliyetçiliği,
siyaset hayatında, tayin, terfi, tarftarlarının idari bürokratik problemlerini çözmek, günlük hayatın
pratik ihtiyaçlarını karşılamak üzere yer almamıştır. Bu tür ihtiyaçların giderilmesi
için esasen bir ideolojiye gerek olmadığı gibi, Türklük ülküsünün yanında telaffuz edilmeyecek kadar önemsizdir.
Her Türk milliyetçisi günlük hayatında bu basit meselere ayırdığı zaman ile Türklük aleminin karşı
karşıya bulunduğu büyük tehdit ve çöküşe ayırdığı zamanın muhasebesini yapmalı
ve kendinden beklenen görevi hatırlamalıdır.
7) Türk Milliyetçilik
Hareketi, küresel bir tehditin karşısında bulunduğunun bilinciyle, Dış dünyayı, her türlü
uluslararası organizasyon ve faaliyetleri izleyen bir yapılanma içine girmelidir. Bu, hem milletimize ve Devletimize
karşı yürütülen saldırılara karşı tedbir almak, hem de orjinal çözümler üretebilmek bakımından
gereklidir.
8) Türk milleti bakımından
varlığına ilişkin kutsal hedefler yanında, refah toplumu oluşturmak, günlük hayata ilişkin
ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla geliştirilen ekonomik ve sosyal politikalar anlaşılır bir sadelik
içinde topluma anlatılmalı; ancak, hiçbir ekonomik göstergenin milletin hayatiyetinden önemli olmadığı
bilincinin Türk Milliyetçilerinde ve toplumda yerleştirilmesi hedefi,ihmal edilmemelidir.
9) Türk Milleti ve
Türk Milli Devleti bakımından tehdit oluşturacak tüm eylem ve işlemler, AB üyelik süreci ile doğrudan
ilişkili olmuştur. Üyelik hedefi uğruna her istenilenin yapılacağı görüntüsü, Türk Devleti ve
milletinin temel dayanaklarını sarsacak taleplere zemin hazırlamış; bölgesel ve küresel iddiası
olmayan ve son zamanlarda AB çevrelerinde resmen dile getirilen çok halkalı birlik yapısında kuyruk olacak
bir Türkiye gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. AB türü ekonomik entegrasyonların avantajları
sadece milli devlet bilinci yerleşmiş, ekonomik kalkınması belirli düzeye gelmiş ülkeler bakımından
bir anlam ifade edecektir. Bu yönleriyle hazır olmayan Türkiye’nin birlik içinde belirleyici olması mümkün
olmayacağı gibi, hiçbir ekonomik hedef de, milletin ve devletin varlığından önemli değildir.
AB sürecine ilişkin Türk Milliyetçiliği gerekli açıklığı ve tavrı gösterebilmelidir.
Türk Milliyetçiliği
ve Türk Milli Devleti, 21. yüzyılda, sadece varlığını korumak değil, küresel anlamda belirleyici
olmak iddiasıyla ortaya çıkmalıdır. Bu hedefin gerçekleşmesi biz Türklerin elindedir. Elbetteki bu
hedefin gerçekleşebilmesi öncelikle, her türlü millet kazanımının muhafaza edilmesiyle mümkündür. Türk
Toplumundaki çözülme ve kayıtsızlıktan cesaret alan düşmanlarımıza, geçmişte olduğu
gibi kırk kişi kalınsa dahi mücadeleye devam edileceği, kutlu yürüyüşümüzden dönüş olmadığı
gösterilmelidir. Bu var olma mücadelesidir ve son Türk ferdine kadar devam edecektir.
Dipnotlar:
Doç. Dr. Murat Sezginer
Hisar Gazetesi'nden alınmıştır. Bu makaleyi yayınlamamıza
izin verdikleri için, Hisar Gazetesi'ne teşekkür ederiz.